Hep kadın cinsiyetinden olmanın ne kadar kötü, zor ve dezavantajlı olduğunu öğreniriz. Bugün kadınların oldukça büyük bir çoğunluğu bu toplumda kadın olmamayı tercih ettiklerini ifade ederler.
Bize hep erkekliğin ne kadar iyi, kolay ve avantajlı olduğu öğretilir. Eee ülkemizde “adam olunur”, “erkek sözü verilir”, “erkek gibi kadın olunur”, ama “karı gibi gülünür”, “karı gibi kıvrılır”.
Biyolojik, genetik anlamda iki cinsiyeti ayıran sadece üreme sistemleridir. Anatomik ve hormonal değişimlere göre birey cinsiyetlerden birine ait olur. Kadın ve erkeği tanımlamada biyolojik cinsiyetten daha da önemli etkisi olan faktör ise toplumsal cinsiyettir. Biyolojik cinsiyetin aksine, toplumsal cinsiyet farklılığı, sosyal yapılandırma sonucu oluşmaktadır ve değiştirilebilir. Pek çok toplumda kadın ve erkek farklı canlılar olarak görülmekte ve her birinin kendine ait imkanları, rolleri ve sorumlulukları olduğu kabul edilmektedir. Bunun en açık göstergesi kamusal alanda çalışma ve politika "doğal" olarak erkek; ev işleri ve aile ile ilgili özel alanlar "doğal" olarak kadın işidir görüşünün bir çok toplum tarafından benimsenmiş ve uygulanıyor olmasıdır. Toplumsal cinsiyet ayrımları hem kadınların hem de erkeklerin yaşamını şekillendirir ve sonuçta bu çeşitlilik sadece üreme sistemlerindeki farklılıktan daha fazla anlam taşır. Öyle ki: kadın kategorisinde olma erkek kategorisinde olmaya göre, kadınların kaynaklara daha az ulaşmasını ve elde etmesini haklı gösterir. Bu eşitsizlik en belirgin olarak gelir ve servet dağılımında kendini gösterir. Bugün dünyadaki yoksulların %70'ini kadınlar oluşturmaktadır. Yoksulluğun feminizasyonu olarak tanımlanan bu durum, hem zengin hem de fakir ülkelerde mevcuttur ve çalışma yaşamında kadınların eşit olmayan durumunu ve ev içindeki düşük statülerini yansıtan bir göstergedir. Bir çok kadın çalışma imkanı bulamazken, çalışan kadınlar ise ancak erkek kazancının ortalama ¾'ü kadar ücret kazanmaktadırlar.
Evet, doğrudur, zordur Türkiye’de kadın olmak. Kendi hayatı hakkında söz sahibi olmamaktır Türkiye’de kadın olmak.
Daha doğarken başlar kadın olmanın zorlukları. Ülkemizin büyük bir bölümünde, özellikle kırsalda kız çocuk sahibi olmak pek övünülecek bir durum olarak görülmez. Erkek çocuk doğuramadığı için üstüne kuma getirilen çok kadın var ülkemizde. Kız olduğu için okula gönderilmeyen, küçücük yaşta başlık parası karşılığı evlendirilen, berdel verilen, ailesinin seçtiği değil de sevdiği ile evlenmek istediği için öldürülen, her türlü şiddete maruz kalan, kadın olduğu için yapabileceklerinin sadece ev işleri ve çocuk doğurup beslemek olduğu beklenen.
Kentlerde biraz daha farklıdır kadın olmanın zorlukları. Büyük kentlerde de zordur kadının hayatı Türkiye’de. Kentlerde de kadınlar evlerinin dışına diledikleri gibi çıkamazlar. Özellikle kentlerde sokaklar erkeklerindir.
Erkek egemen kültür tarafından emniyetli olan evin içine kapatılan kadın, dış dünyada var olmaya kalktığında bir takım sınırlamalar ile karşılaşır. Bu sınırlar kadına, kendi cinsel kimliği ile dış dünyada yeterince rahat hareket edemeyişinden kaynaklanan savunma mekanizmaları geliştirme zorunluluğu getirir. Geliştirilen savunma mekanizmaları kadının dış dünyadaki varlığını ancak erkekleşmesi ile mümkün kılar.
Kadınlara ülkemizde ister kentte, ister kırsalda çocukluklarından itibaren nasıl bağımsız birey olacakları değil de, nasıl bağımlı kalacakları öğretilir. Kadından beklenen hep “iyi kız çocuğu”, “iyi ve düzenli öğrenci”, “iyi bir evkadını”, “iyi eş” ve “iyi anne” olmasıdır. Eğer kadın bu rolleri doğru bir şekilde yerine getirirse, babasının, ağabeyinin, eşinin, oğlunun kanatları altında olacak ve hep bakılıp korunacaktır. Bu ödüle layık olmak için kadın hep eksik ve yardıma muhtaç birisi, kendi kendine yetemez gibi algılanarak ve algılatılarak bu öğretilerle büyütülür . Kadın itaat etmeyi öğrenir. Bu öğretiler ile evin içinde olmanın ne kadar güvenli olduğunu öğrenen kadın dışarıda olup bitenlere karşı hem kayıtsız kalmaya hem de o dar alanın dışındaki her şeyden korkmaya başlar. Eve kapandıkça korkar, korktukça eve kapanır. Kısacası kadına büyürken özyeterli olmanın erkek özelliği olduğu öğretilir. Halbuki erkeklere özyeterliliğini veren doğa değil, eğitim ve sosyalleşme sürecidir.
“Kadın, doğuran, besleyen, gözetendir” den mi ibarettir gerçekten de? Kadın sadece başkalarının sağlıklı, rahat, başarılı olması için mi vardır? Kadının bir birey olduğunu, tek ve özel olduğunu,
yaşamdaki tek görevinin başkalarını bakıp beslemek ve başarısı için arkasında durmak olmadığını fark etmesi için öncelikle kendi ayakları üstünde durmayı öğrenmesi ve başarması gereklidir.
Kadına hep güçlü ve özgür kadınların, kadınlıktan uzaklaşıp sevimsiz ve yalnız kalacakları öğretilir. Bu öğreti ile büyüyen çoğu kadın da evlenir evlenmez, hırslarından ve hayallerinden vazgeçer, hayatla bağlarını koparır. Bakıcı, destekleyici birim olarak başkalarının rüyalarının gerçekleşmesi için kendi isteği ile kendi benliğinden vazgeçer. Karşılığında da korunup gözetileceği, bakılıp sevileceği bir karşılık sistemi ve beklentisi oluşturur.
Bugün bile bırakın kırsalı, büyük kentlerde kız çocuklarının halen büyük bir kısmı büyünce ne olacakları sorulunca, “gelin” ya da “anne” cevabını vermektedirler. Oysa “gelin” olmak, “anne” olmak yaşamın hedefi değil, doğal eşleşenidir. Yaşamda hedef bir meslek sahibi olup, kendi ayakları üzerinde durup, cinsiyeti ve kendisi ile barışık, mutlu bir birey olmaktır.
Biraz da aile ilişkilerimize bakalım bir genç kız olarak:
Kız çocuklar büyürken önce annelerini örnek alırlar. Şöyle bir dönün bakın annenizin çizdiği kadın modeline. Siz ise büyük bir ihtimalle şimdi bambaşka bir kadın modeli olma yolunda çaba sarf ediyorsunuz. Hedefiniz kendi ayakları üzerinde duran, hayatı hakkında söz sahibi ve karar yetkisi olan bağımsız bireyler olma yolunda ilerliyorsunuz.
Aslında kız çocuk ergenliğe gelene kadar bir sorun yokmuş gibi görünür anneyle kız arasında. Kız evlat da son derece mutludur annesinin korumasında olmaktan. Canı herhangi bir durumda yansa, annesine koşar. Birisi ona oyuncağını vermese annesine koşar. Arkadaşları onu oynatmak istemeseler annesine koşar. O annesinin sevgili kızıdır. Annesi onu korur, kollar, giydirir, süsler. Kız çocuk gittikçe anneye öykünür. Kent ya da kasabadaysa, anne kız çocuk için hayranlık uyandırır. Annenin kıyafetlerini giymek, takılarını takmak, rujunu sürmek; yani anne gibi olmak ne müthiş bir heyecandır kız çocuk için. Anne taklit edilir. Onun gibi oturulur, bacak bacak üstüne atılır, onun gibi kahve içilip sohbet edilir evcilik oynanırken. İlkokul döneminde de her şey yolundadır.
Annenin genç kızlığa geçmekte olan kızı ile ilişkisine baktığımızda; kız çocuk büyümeye başlamıştır. Annesinden ayrı bir birey olduğu ile tanışmaya başlamıştır. Şimdiye kadar hep evin içinde ve evin kuralları ile yaşamakta olan o küçük kız çocuğu dışarıda başka bir dünya olduğunu görmeye başlamıştır. Bu dış dünya ile tanıştıkça, büyümenin ne kadar çekici bir şey olduğunu görmeye başlar. Şimdiye kadar hep annesini dinlemiş olan o küçük kızı şimdi başkaları dinlemeye başlamıştır. Kızın kendisine ait fikirleri, arkadaşları, sosyal çevresi ve hayatı olmaya başlamıştır. Çok çekicidir o dünya. Anne ise paniklemeye başlamıştır. Onun tatlı, küçük kızı büyümeye başlamış, onun erk alanından çıkmaya çalışmaktadır. Anne için en korkunç dönem başlamıştır. O güne kadar kendisini dinleyen, kendisinin koruma, kollaması olmadan hayatta olamayacağını düşünen, annesine hayran o küçük kız artık annesinin değil koruma kollaması, fikirlerini bile istememektedir. Kızın artık kendi fikirleri vardır. Zaten annesi iyidir, hoştur, ama aslında pek de bir şey bilmiyordur. Ne o müzik grubunu tanıyordur, ne de genç kızın arkadaşları ile konuştuğu dili anlayabiliyordur. Dışarıda annesinin kurallarının geçerli olmadığı bambaşka bir dünya vardır. Kız bu dünyanın içinde kendisine bir yer edinmeye çalışırken farklı bir sürü tarz denemektedir. Anne gittikçe daha çok paniklemektedir. Geceleri o “korkuyorum anne” diyip kendisine sığınan kız şimdi geceleri arkadaşları ile konuşmayı tercih etmektedir. Anne bunca zaman kendisini anne olarak danışılan, koruyan, kollayan mercii olarak görmeye alışmış ve bu gücün keyfini annelik şefkati ile çıkartırken, birdenbire değil gücü, şefkati bile reddedilmektedir. Artık kızına sarılmak istediğinde bile, kızı neredeyse sarılmasını istememektedir. Annesinin okuldan kendisini almasını bile istememektir. Eskiden arkadaşları ile içeride odasında oynayan ve her başı sıkıştığında, annesine sığınan o küçük kız artık annesini hayatının kendisine ait alanlarda istememektedir. İşte bu devrelerde işin içine bir de annenin kızına hissettiği örtülü kıskançlık kendisini gösterir sinsi sinsi. Anne yaşlanmakta, kızı ise gittikçe serpilmektedir. Kızı birçok konuda kendisini geçmeye çalışmaktadır. Kız annesi ile rekabet yaşamaya başlar; anne kızını kıskanmaya. Anne, kızına ne kadar çok konuda ne kadar çok şey bildiğini anlatmaya çalışır. Kızını kendi hayat deneyimleri ile dış dünyadaki “kötülüklerden” korumaya çalışır. O taşımıştır 9 ay boyunca kızını karnında, o bakmıştır, beslemiştir. Kızının “kötülüklerle” karşılaşmasını istemez. Ayrıca kızını istediği gibi yetiştirme hakkı olduğuna kesin kes inanmışken, kızı artık onun istediği gibi yetişmek istemediğini yüksek sesle ifade etmektedir altını kalın kalemle çizerek. Kızı artık onunla oturup sohbet etmek yerine arkadaşları ile gizli gizli, odasından konuşmaktadır. Anne artık kızının hayatının asla bir parçası değildir. İşte kırılma noktası burada oluşur. Ya anne burada kızının kendi bedenin bir uzantısı olmadığını görecek kabul edecek ve kızını öne çıkartmayı başaracak, ya da kızını kendisinin bir uzantısı olarak görmeye devam edecek ve kızı ile çatışacaktır. Anneler kızları ile ilgili kurdukları düşlerin sadece kendi düşleri olduğunu kabul etmeyi başarmadıkça, anne- kız ilişkisi her iki tarafı da çok zorlar.
Haydi, bu dönemdeki kız evlat olarak annelerimize bir bakalım:
Kız çocukları annenin devamı olarak ve ona benzeyerek büyürler. Kız evlatların cinsel kimliklerinin kabulünde karşılaşacakları en büyük güçlük, anneye benzememek çabasından ziyade, toplum içinde zayıf konumda olan kadın ve anne figürüyle özdeşimden kaynaklanmaktadır. Annelik ve kadınsılık önemli ama değersiz bulunmaktadır. Zaten anne genellikle toplumsal ve kültürel değeri ve gücü - daha doğrusu, değersizliği ve güçsüzlüğü - nedeniyle bir çatışma yaşamaktadır.
Genç kız kadın olma yolunda ilerlemektedir. Ama nasıl bir kadın olacaktır? Annesi anne anneyse, hiç de onun gibi olmak istemez. Anne anne olan annesi aslında toplum tarafından onay gören ama takdir edilmeyen bir kadın figürüdür. Kız bu anne anneyle çatışmaz, ama ona benzemek de istemez. Ehh, hani ergenlikte hemcinsimiz olan ebeveyn partı ile özdeşleşecektik? Genç kız bu süreçte ciddi bir sorgulama geçirir. Çevresinde öykünüp model alabileceği bir kadın olmadığı için deneme yanılma yöntemi ile aslında nasıl bir kadın modeli olduğunu bilmediği toplumda gördüğü, ama tanımadığı kadınları model almaya başlar. Kısacası annesine benzememek için ciddi bir çaba sarf eder. Annesi anne anne olduğu için çatışmaz, ama modelleme konusunda zorlanır.
Annesi anne anne olmayan, güçlü, başarılı ya da sadece güçlü kadınlar olan genç kızların işi ise farklı bir biçimde zordur. Anne anne olan anneler, kızlarının kendilerinden daha çok şey biliyor olmalarından rahatsız olmaz, hatta gurur duyar. Sadece “kadınlık” konusundaki bilgisizliklerine müdahale eder. Ama zaten kızları okumaktadır ve “kadınlık” konusunda eksikliklerinin olması doğaldır. Vakti geldikçe, o alana müdahale edecektir. Ama şimdilik kızının öne çıkması onu mutlu eder. Kızı kendisinin yapamadıklarını yapmaktadır. Annesi anne anne olmayan kızlar annelerine öykünselerde, anneleri ile rekabet nedeniyle çok farklı çatışmalar yaşarlar. Başarılı, güçlü ya da sadece güçlü anneler bu dönemde geri çekilip kızlarına yol vermedikleri için, kızları ile ciddi çatışmalar yaşarlar. Kızlarının her şeyi bildiklerini zannetmeleri onları çileden çıkartır. Dünkü çocuk kalkmış ahkam kesmektedir. Ne biliyordur ki? Güçlü anneler eleştirir. Başarılı olmasalar da eleştirirler. Güçlü ve başarılı anneler bu güçleri ve başarıları ile barışamamışlar ise, çok daha keskin eleştirirler. Genç kızın bu durumda da işi zordur. Tamam, annesi toplum tarafından takdir edilen bir kadın modelidir. Kendisi de annesi gibi güçlü ve başarılı olabilir. Ama annesinin bu her şeyi bilirmişçesine hayatını yönetmeye çalışması onu çileden çıkartır. İşte burada anneye benzememe çabaları gelişmeye başlar. Örneğin, başarılı, güçlü anne, bakımlı ve şıksa, kız salaş kıyafetleri ve daha basit bir yaşamı tercih edebilir.
Anne, kızını eleştirdikçe, kız hırçınlaşır. Kız hırçınlaşıp başına buyruk davrandıkça, anne daha çok eleştirir. Anne kızını eleştirmeden yaklaştığını düşünce bile, kızı annesinin kendisini eleştirdiğini düşünür. Çünkü annesi tarafından kabul görmediğini düşünmektedir genç kız. Bu süreçte o bebeklikten itibaren gelişen bağımlılık, suçluluk duygularını da peşinden getirir. Genç kız annensinin onaylamadığı bir yaşam yolu izlemeyi seçerse, çatışmalar, vicdan azapları, gözyaşları, korkular birbirinin içine girer.
Ya da kız evlat annesine karşı gelmemek, annesinin oluşturduğu modelin dışına çıkmamak adına çok ciddi yaşamsal bir hata yapar ve kendi hayatını kısıtlamayı seçer. Annesinden farklı olmayı, annesine ihanet olarak algılayan kız evlat, annesinin gençliğinde yapamadıklarını yapan, onun elde edemediklerine kavuşan rolünü biçer kendisine. Ancak anne modelinin oluşturduğu baskı, kızların kişisel gelişimini büyük ölçüde ketler. Kız evlat annesinden farklı olmayı seçecek olursa, genç kız kendisini annesine, annesinin yaşam seçimlerine ihanet etmiş gibi hissedebilir.
Bu suçluluk duygusu ile kız evlatlar sadakat ve sevgi duyguları adına kişisel gelişimlerini durdururlar. Kız evlat annesini üzmemek, hayal kırıklığına uğratmamak adına, kendisinden vazgeçer. Bu vazgeçiş zaman içinde ciddi öfkelere yol açacaktır. Ben meslek hayatımda bu öfkeleri yaşayan bir çok kadınlar çalıştım, çalışıyorum.
Anne-kız çatışmasının önemli bir nedeni de annenin kızına bir "yaşam modeli" oluşturmasıdır. Anne kızını "kendi devamlılığı hatta ölümsüzlüğü" olarak görür. Anneler bu devamlılık konusunda o derece isteklidirler ki, kendi modellerinin doğruluğunu hiç sorgulamazlar.
Anneler, kızlarıyla ilgili düşler kurar. Bu düşlerin gerçeğe dönüşmemesi durumunda anneler hayal kırıklığı yaşarlar. Kızlarını beğenmemeye başlar ve “Neden başkasının kızı öyle de benimki değil” sorusu oluşur. Bu soru ile başlayan yakınma ve üstü örtülü ya da açık suçlamalar kız evlatta ‘annesine layık evlat olmama duygusu’ oluşturur. Kız evlat annenin onaylamadığı, desteklemediği, düşlemini kurmadığı bir yaşam oluşturursa, çatışmalar, vicdan azapları, gözyaşı, üzüntü, korku, suçluluk duyguları şiddetle kendisini göstermeye başlar.
Annelerin kızlarının yaşamlarını şiddetle yönetmeye çalıştıkları en önemli alan cinselliktir. Hanginizin annesi hanginize sağlıklı bir cinsel bilgi aktarmıştır? Ama haklıdır anneniz, size sağlıklı cinsel bilgi aktaramamakta. Kendisinin cinsellikle ilişkisi sağlıklı değildir ki. Bizim gibi ataerkil toplumlar kadının cinselliğinin kontrolünü yine kadına bırakılmıştır. Soyun devamının garantisi ancak kadının cinselliğinin kontrol altında tutulmasından geçmektedir ataerkil toplumlarda. Kadına da zaten bu nedenle anne olmak dışındaki cinsellik yasak, ayıp, günah ile birleştirilerek aktarılmaktadır. İşte bu nedenlerle anneler kızları ‘sağ salim evlenene kadar’ kızlarının bedenlerini de korumakla yükümlü kılınmışlardır. Kız evlatlar büyümeye başlayıp cinsel erginliğe ulaştıkça, baskılar ve çatışmalar şiddetlenir. Bu çatışmalar yaygın olarak kızın cinselliğinden vazgeçip cinselliği ayıp, günah, yasakla ilişkilendirerek uzak durmasına neden olur. Bunun getirdiği sorunlar ileriki yaşamda kız evladın yaşamında çok başka ve ciddi sorunlara yol açacaktır.
Önce 2 yaşlarındaki protesto döneminde, sonra da ergenlik döneminde annelerin kızlarına sabır ve sükunetle yaklaşması çok önemli. Anne kızını, “Başına ne gelirse gelsin yanındayım. Bana güvenebilirsin” mesajı ile koşulsuz sevmelidir. Annenin kısıtlayıp ezmeden kızına sınırlar koyması çocuğun ve gencin gelişimi açısından çok önemlidir. Anne kızına her zaman ve her koşulda duygusal destek vermelidir. Anne kızının yaptığı eleştirileri kişisel almamalıdır. Özellikle ergenlik döneminde kızların kızdıkları anneleri değil kendileridir. Bu kızgınlıklarını da kuvvetle annelerine yansıtırlar.
Anneler unutmayın, kızınızın her şeyini bilmek zorunda değilsiniz. Kızınız isterse, aranızda o güven ilişkisini oluşturabildiyseniz, iyi bir dinleyiciyseniz, kızınızı eleştirmeden dinliyorsanız, o size anlatacaktır.
Toplumumuz kadınlığın sadece annelik yönünü yücelttiği için, anne olan kadın yücedir bizim toplumumuzda. Böylesine yüce bir varlığı kırmak, ne büyük bir günahtır. O sizi 9 ay boyunca karnında taşımış; yememiş yedirmiş; giymemiş, giydirmiştir. Geceler boyunca uykusuz kalmıştır. Sizin için yaşamından vazgeçmiştir. O annedir. Cennet annelerin ayakları altındır. Hepsi doğrudur. Yaşamdaki tek rolü eş ve annelik olan kadınlar ve kadınların orada kalmasını isteyen erkekler bu durumu sürekli besler. Kadın böylelikle asli vazifesinin sadece bakım verici ve destekleyici kuvvet olduğuna ikna olur.
Haydi biraz da babalara bakalım. Sonrasında da küçük babalar olmaya öykünen ve esas babadan çok daha sert bir koruyucu, kollayıcı, kural koyucu ağabeylere bakalım. Kadınlar ülkemizde büyürken sadece anne-babaları tarafından kısıtlanmazlar, bir de çok önemli bir figür ağabey vardır kızın hayatını kısıtlayan.
Babalarınızı kısacık tarif edecek olsanız, nasıl tarif edersiniz? Anlayışlı, destekleyici, özgür bir birey olmanız için size elinde olan her imkanı sunan? Ya da daha mesafeli bir ilişkinizin olduğu bir babanı mı tarif edersiniz? Sizin özgür bir birey olup yaşamınızla ilgili tüm kararlarınızı – gerekli araştırma ve danışmaları yaptıktan sonra – vermenizden aslında çok korkan, bu nedenle de sizinle zaman zaman sert, sert değilse bile mesafeli olan bir babadan mı?
Peki ya ağabeyler? Kaçınızın ağabeyi var bilmiyorum. Kaçınızın ağabeyi ile ilişkisi sağlıklı bilemiyorum. Ama genele baktığımız zaman, ağabey yaşlanmakta olan babanın çok daha şiddetle yerini alan bir kontrol mekanizmasıdır bizim kültürümüzde. Babanızı yumuşatabilseniz bile, ağabeyinizi yumuşatabilir misiniz? Ağabeyinizin yanlış bulduğu bir durumu, örneğin çalışmayı, onun isteği hilafına gerçekleştirebilir misiniz? Bırakın sizin isteklerinizi, acaba anneniz ağabeyinizin üstünde sizinle ilgili konularda yeterince söz sahibi midir?
Bilemiyorum, içinizden kaçınız babanızdan ya da ağabeyinizden çekinmek yerine onları çok sever ve onlarla harika bir ilişki içindesinizdir?
Kadınların ve erkeklerin beklenen klasik rollerine göre; kadın evin düzenini sağlar, erkek evi geçindirir.
Kadınların daha duyarlı, ilgili ve bakım verici olarak algılanmaları, ev kadını, öğretmen, hemşire vb. olmalarının beklenmesi, ama erkeklerin bağımsız, atılgan, kuvvetli vb. algılanmaları ve asker, mühendis, tüccar vb. olmalarının beklenmesi toplumsal cinsiyet farklılıklarıdır. Bunlar gerçek olmayan farklılıklardır, toplumun kendi kalıplarını bireye dayatması sonucu oluşan farklılıklardır.
Kadın sadece 100 senedir, özellikle de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra dört duvarının dışına çıktığı için, içine girdiği dünya da tamamen erkek dünyası olduğu için, kadın bu dünyada varolmanın ancak erkek silahları kuşanarak mümkün olduğu çıkarımını yapmış ve büyük bir yanlışa düşmüştür. Bu nedenle de bugün iş hayatında yükselmekte olan kadınlara baktığımızda, büyük bir kısmının kadın özelliklerini aşağıladıklarını, erkek özelliklerini yücelttiklerine şahit oluruz. Hatta “Erkek gibi kadın” diyerek iltifat ettiğimizi düşünürüz.
Halbuki biyolojik cinsiyet farklılıkları öğrenilmemiş, doğuştan getirilen özelliklerdir. Toplumsal cinsiyet farklılıkları ise öğrenilen, sosyalleşme sürecinde kazanılan farklılıklardır. Toplumsal cinsiyet farklılıkları, bireyden bireye, kültürden kültüre bazı değişmeler gösterirler.
Kişi kimliğini oluştur. Kimlik, bireyi diğer bireylerden ayıran özellikleri gösterir. Bireyin kim olduğunu, kişisel özelliklerinin, rollerinin neler olduğunu, neler yapabildiği kimlikle ilişkilidir. Kimlik, insanın kendini tanımlama ve konumlamasının ifadesidir. Kimlik, insanın kendisini sosyal dünyasında nasıl tanımladığı ve nasıl konumlandırdığını yansıtır, onun kim olduğu ve nerede durduğuna ilişkin bir cevaptır.
Çocuklarımız henüz doğmadan belirlemeye başlarız onların toplumsal cinsiyetlerini. Kızlara pembe, erkeklere mavi mavi hazırlarız her şeyi. Kızlarımızınki cicili bicilidir, erkek bebeklerinki ise daha ciddiye yakın. Öyle cicili bicili şeyler erkek çocuğa olmaz. Büyürken onlara karşı geliştirdiğimiz tutum ve davranışlarımız, aldığımız oyuncaklar, oynadığımız oyunlar, beklentilerimiz hep toplumsal cinsiyet rollerinin beklentileri ile şekillenir. Kızlar ve erkekler daha büyürken öğrenirler bu ayrımcılığı. Kızımız sokakta futbol oynayıp üstünü başını kirletince, “aaa, ne ayıp. Senin gibi cici bir kıza yakışıyor mu? Sen erkek çocuğu musun?” diye sorarken; oğlumuz evde bebeklerle oynayıp annesinin makyaj malzemeleri ile ilgilenecek olsa, bırakın soru sormayı şiddetle panikleyip doktorlara danışmaya varacak kadar götürürüz durumu.
Kadına başka kurallar, erkeğe başka kurallar işletilir toplumumuzda.
Eee, malum son senelerde gittikçe de muhafazakarlaşan ülkemizde kadını örtmenin, kadının kendi kadınlığını örtmesinin sağlamanın farklı yöntemleri de geliştirilmektedir.
Son senelerde kadınlıktan ne kadar utanır olduk, farkında mısınız? Bilmem, dikkatinizi çekti mi? Son senelerde kadın demek hemen herkesin kulağına tırmalayıcı gelmeye başladı. Artık çok yaygın olarak “bayan” kelimesini duyar ve farkına bile varmadan hemen hepimiz kullanır olduk. İşte buna subliminal etkileme deniyor. Kadınlığı örtmenin en önemli ve etkili yöntemlerinden birisi. “Kadın” demek neden ayıp olsun ki? Nasıl erkek diyorsam, öyle de kadın diyeceğim. “Bay” ve “Bayan” kelimesi Türkçemizde sadece yazı dilinde kullanılan bir hitap şeklidir. Konuşma dilinde kullanılmaz. Ülkemizin giderek muhafazakarlaştığı, kadının giderek erkekten ayrıştırıldığının önemli bir sembolüdür “Bayan” kelimesinin kullanımı.
Tüm bu öğretiler neticesinde ülkemiz kadınlarının % 55’i ekonomik özgürlüklerinin olması gerektiğini düşünmüyor, istemiyor.
Kentlerde her 5 kadından sadece biri işgücüne katılıyor.
Dünya Ekonomik Forumu tarafından hazırlanan Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Raporu 2006 yılında 115 ülkede kadınlarla erkekler arasında dört kritik alanda varolan eşitsizliğin altını çizmektedir: a) ekonomik katılım ve ekonomik fırsatlar, b) politik güçlenme, c) eğitime erişme ve d) sağlık. Türkiye bu rapora göre toplumsal cinsiyet uçurumunun en derin olduğu ülkelerden birisidir, 115 ülke içinde 105.’dir, yani listenin alttan sayıldığında 11.sırasında yer almaktadır. Dünya Ekonomik Forumu 2007 yılında çalışmayı tekrarlamış, tekrarlarken çalışmaya 13 ülke daha eklemiştir. 2007 yılındaki bu raporda da Türkiye 128 ülke arasında 121.sıradadır, yani bu defa toplumsal cinsiyet uçurumu en derin olan sekizinci ülkedir. Bu da demektir ki; 2007 yılında Türkiye’de toplumsal cinsiyet uçurumu, 2006 yılına göre daha da derinleşmiştir. Türkiye, kadınlar ve erkeklerin ekonomik katılım ve fırsatlar açısından birbirlerinden ciddi biçimde uzak düştüğü birkaç ülkeden birisidir. 2006 yılında Türkiye bu kriter kullanılarak sıralanan 115 ülke içinde 106. sırada (en alttan onuncu) yer alırken 2007’de de yerini korumuş ve 128 ülke içinde 118. sırada (en alttan 11.) yer almıştır. Türkiye bu raporda eğitime erişimde 118., sağlık ve hayatta kalabilmede 87. ve politik güçlenmede 108. sırada yer alabilmiştir. Ülkemizin ekonomik katılım ve fırsatlar sıralamasında bu kadar düşük bir puana sahip olmasının nedeni, kadınların bu kadar düşük oranlarda işgücüne katılıyor olmasıdır. Kadınların işgücüne katılımdaki düşüklük, ekonomik katılım ve fırsatlar açısından toplumsal cinsiyet uçurumunu yaratan ve derinleştiren en önemli faktördür.
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Endeksi çalışmaları da, Türkiye’de kadın-erkek eşitliğine ilişkin çarpıcı sonuçlar sunmaktadır. 2007 tarihli bu endekste Türkiye eşitsizlik açısından 154 ülke içinde 133. sıradadır. Türkiye en çok gerileyen 10 ülke arsında Angola’dan sonra ikinci sırada yer almıştır.
Kentte çalışan kadınların kanun yapıcı, üst düzey yönetici ve müdür olarak çalışanların oranı sadece %5’tir.
Bürokraside kadına bir bakalım; hiç kadın müsteşarımız yok, müsteşar yardımcılarının sadece % 3’ü kadın, şu anda hiç kadın valimiz yok (Türkiye’nin ilk ve şimdilik tek kadın valisi Sn. Lale Aytaman), vali yardımcılarının sadece %1’i kadın, kamudaki genel müdürlerin sadece % 4’ü kadın. Üniversitelere bakacak olursak; rektörlerin % 5’i kadın, dekanların % 13’ü, profesörlerin % 27’si kadın. Hiç kadın sendika başkanımız yok. Sendikalı işçilerin de sadece % 10’u kadın. Siyasetteki durum malum, milletvekillerinin sadece %9’u kadın. Ancak kadınların ezici üstünlüğünü görmezden gelemeyeceğimiz bir alan var: okuma yazma bilmeyenlerin % 76’sı kadın.
Türkiye’deki kadınların yarıya yakını Medeni Kanun’da yeniden düzenlenen mal rejiminden habersizdir. Kadınlarımızın % 43’ü 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’dan da haberdar değildirler.
Örnekler, istatistikler o kadar çok ki.
Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, ülkemizin sağlıklı ve gelişmiş bir ülke olmasının önündeki en önemli engellerden birisi olmaya devam etmektedir. Özellikle kız çocukları ve kadınlar, çekirdek aile içinde, geniş aile bağlamında, sokakta, okulda ve iş hayatında fiziksel, ekonomik, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalmakta; yaşanan şiddetin kız çocuklarının okuyamamasından kadınların toplumsal hayata etkin katılamamalarına, kadınların çocuklarına uyguladıkları şiddetin artmasından istenmeyen evliliklere, sakatlıklardan ölümlere kadar uzanan çok geniş bir yelpazededir şiddetin sonuçları. Namus adına işlenen cinayetler bu şiddet türünün en ölümcül ve görünür biçimlerinden biridir. Ancak daha az görünür biçimleriyle de kadına yönelik şiddet, Türkiye'de yaşayan milyonlarca kadının bedensel ve ruhsal bütünlüğünü tehdit etmektedir.
Gerçek bir dönüştürme, erkeklerle kadınlar arasındaki temel güç ilişkilerinin, ev-içi alan, işgücü piyasaları ve siyaset dahil, yeniden yapılanmasını, cinsiyetçi kültürün dönüştürülmesini, doğrudan doğruya patriyarkiyi hedefler. Hem nedenlerle hem de sonuçlarla mücadele anlamında daha kapsamlı bir yaklaşımı gerektirir. Böylesi bir mücadelenin olmazsa olmaz koşulu ise, “kadınlar için” getirilecek önlemlerden öteye, mevcut erkek iktidarının tüm alanlarını ve tüm erkek yaşam biçimlerini dönüştürmeyi de kapsayan bir zihniyet değişikliğidir.
Tüm bu örneklere baktığımızda, kadının neden çalışmak istemediğini son derece net olarak görüyoruz. İşin “kolayı ve güvenlisi” varken neden “zoru ve güvensizi” seçsin ki kadın? O kadar çok durum, kurum ve kişiyle mücadele etmek zorundadır ki. Önce ailesiyle, sonra sosyal çevresiyle, sonrasında da iş hayatındakilerle ve en zoru, önemlisi de kendisiyle. Bu yaşa kadar hep güvenli bir şekilde evde başkalarının himayesinde yaşayabileceğini öğrenen bu genç kadın, dışarısının bir sürü tehlike ile dolu olduğuna ikna olmuştur. “Önüne bak”, “doğru otur”, “öyle gülme”, “ağır ol”, “kendini koru” komutları almadan büyümüş kaç kız çocuğu vardır acaba? Tüm bu korkunç tehlikeler ile dolu dünyada kadın niye çalışsın ki?
Hepinize Virginia Woolf’un “Kendine Ait bir Oda”sını okumanızı öneriyorum. “Özgür bir kadın olmak için her kadının parası ve kendisine ait bir odası olmalı” der Virginia Woolf. Bu anlamda çok önemli bir yazardır. Kadınların neden özgürleşmekte zorlandıklarını anlatmıştır o dönemin şartlarında.
Halbuki doğa kadına müthiş bir üretme becerisi vermiştir: üreme, doğurma. Kadının üretkenliğinin sadece doğurmakla sınırlı kalması ne büyük kayıp. Doğanın verdiği bu ve diğer birçok müthiş beceriyi kendisi, ailesi, yakın çevresi, ülkesi ve insanlık adına o kadar farklı alanlarda kullanabilir ki. Kadının önce kendi becerilerinin, doğanın verdiği hediyelerin farkına varması lazım.
Tüm bu zorluklara, tüm bu ketlenmelere rağmen ülkemizde kadınlar kendileri ve hemcinsleri için bir şeyler yapıp bu döngüyü kırmaya, bunun yazgı olmadığını her şeyden önce kendilerine kanıtlamaya çalışıyorlar.
Bağımsız olmak, kendi hayatı hakkında karar vermek, yaşamda erkeklerle eşit söz hakkına sahip olmak için her kadının çalışması ve hayatta kendi ayakları üzerinde durmayı başarması çok önemlidir.
Bir kadın değişirse, bir aile değişir. Bir aile değişirse, toplum değişir.
Dr.phil. R. Meltem Kavcar Sırmalı
2 Temmuz 2009
|